50’LİLERİNDE KADIN OLMAK VE DOSTLUK ÜZERİNE

Çok sevdiğim ve çoook eskiden tanıdığım canım arkadaşımın güzel bir mesajıyla uyandım bu sabah. Kendisi bu blogun sahibi sevgili ve dünya tatlısı Demet…

Efenim bizim arkadaşlığımız henüz 20’li yaşlarımıza gelmeden, kişisel gelişimimizi daha da pekiştirmek için gittiğimiz bilgisayar programcılığı kursunda !?!? başlar sene 1987 Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü.

Etrafımızdaki diğer öğrencilerin pür dikkat hocayı dinleyip, harıl harıl not aldığı sıralarda fazla dikkat çekmemek için sınıfın arka sıralarına doğru konumlanmış iki kafadardık biz.
Genellikle anlatılanlarla değil de, “güneş de açtı hava da çok güzel, cadde şimdi nasıl kalabalıktır” ya da “hay allah kahvaltı etmeden geldim, kantinden bir tost alsaydım keşke” gibi her telden farklı konularla oyalanır, ders saatinin geçmesini bekler dururduk. Hal böyle olunca elbette birbirimizdeki eğlenceyi keşfetmemiz fazla uzun sürmedi ve bir iki hafta içinde çok iyi arkadaş olduk.

Caddebostan Fenerbahçe parkurunda uzun yürüyüşler yapıyor, Bağdat Caddesi’nde Kristal’de kup yıldız yiyorduk. Ha bir de tabi anne babalara çaktırmadan fırsat buldukça salonun ortasında duran ve ancak çok önemli haberler alıp vermek lüzumu olduğunda kullanılmak üzere icat edilmiş ev telefonundan kısık sesle sohbetler yapıyorduk.

80’li yıllarda ergenliğin son dönemlerine girmiş kızlarda mevcut olan tüm komiklikler bizde de mevcuttu.
Sivilce problemi, konuşurken kendi kendine kızardığını hissedip sonra büsbütün kızarmalar, 36 beden olup hala şişman şişman hissetmeler, sakarlıklar, kahve falı merakı, benim girmeye çabaladığım üniversite, Demet’in bitirmeye uğraştığı üniversite…
İşte canım arkadaşımın Amerika’ya gittiği 1990’lı yıllara kadar birlikte sayısız komik anılar biriktirdik.

O yıllarda henüz cep telefonu yok ki whatsapp’tan “canım vardın mı?” “Nasıl gidiyor?” falan diye mesaj atalım. Arada bir mektup yazıp kart attık birbirimize onların ulaşması günler haftalar alıyor tabi. Sonra bu sakarlıklarla nasıl oldu bilmiyorum ama ikimizde evlendik, anne bile olduk. İşte o aralık birbirimizden uzuuunca bir süre maalesef koptuk. Sonra tekrar birbirimize ulaştık. Kahkahalar ve eğlence 1990’larda kaldığı yerden devam etti.

Ve ben gördümki 30 yıl önce tanıdığım canım arkadaşım, ilgi alanlarıyla, yetenekleriyle, yaptıklarıyla vizyonuyla çok karizmatik müthiş bir kadın olmuş. Bir gün atların kulağına fısıldıyor, ertesi gün fotoğraf makinesi elinde doğada harika kareler çekiyor. Sonra bir başka gün harika bir şiirine rastlıyorum, daha sonraki bir günde resim sergisi açıyor, Fethiye’de dünyanın en zorlu parkurunda 1 hafta süreyle tracking tamamlıyor ve eminim bu geçen uzun yıllar içinde benim kaçırdığım daha neler neler.
Değerli okuyucu, bütün bunları neden yazdım biliyor musunuz?

40’lı 50’li yaşların ne kadar harika olduğunu anlatmak için. Sevgili Demet bunların vücut bulmuş halidir. Günümüzde herkeste bir gençleşmek, genç olmak arzusu var ya, düşününce çok da yersiz. Gençken güzeliz, fazla kilolarımız kırışıklıklarımız yok ama ne kadar toyuz, deneyimsiz. Hayat öngöremediğimiz sürprizlerle dolu, pek çok zaman kararsızız.
Oysa 40’lara geldiğimizde rahatlıyoruz. Kendimizi tanıyoruz ilk önce… isteklerimizi, önceliklerimizi… Sonra insanları anlıyoruz… Olaylar artık bizi şaşırtmıyor ve kontrollüyüz artık. Karşımıza çıkan her duruma karşı hazırlıklıyız. Ve finalde bütün bunların sağladığı özgüven. Ayakların yere sapasağlam basıyor olmasının verdiği huzur. Ve yapıp ettiklerimiz ortaya çıkardıklarımız.

Onun için ben her fırsatta söylerim ben 40’lı yaşlarımı çok sevdim. 50’leri galiba daha da çok seveceğim. Sağlığımız ve hayat enerjimiz yerinde olduğu sürece yaş almaktan korkmamak gerektiğini düşünüyorum ve hayata pozitif bakmanın, hayatta çok farklı alanlarda faaliyetler göstermenin insanı genç tuttuğuna inanıyorum. Elbette makyaj çantamızın bir köşesinde günlük almamız gereken ilaçlar duruyor olabilir. Ya da bazı sabahlar boyun ağrısıyla uyanıyor olabiliriz. Ama o gün yeni bir kitap okuyorsak ya da şurada yeni açılan kafenin kurabiyelerinin çok güzel olduğunu keşfetmişsek ya da bugünkü gün batımının gökyüzünde bıraktığı kızıllık bize çok büyük bir keyif vermişse ya da bahçede yeni açan gülü önce koklayıp sonra fotoğrafını çekmek için çabalıyorsak, galiba en önemlisi de küçük küçük şeylerden mutlu olup gülümseyebiliyorsak…. Bence evrenin tüm kapılarını açan sihirli anahtarı bulmuşuz demektir.
Canım arkadaşıma bloğunda bana da böyle yer ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve 50’li yaşlarında başka ne gibi güzel şeyler yapacağını izlemek üzere merakla takipte kalıyorum.

Aynil YÜKSEL 
@aynilyuksel

1 Yorum. Yeni Yorum

  • Asuman Tacal
    Temmuz 5, 2020 7:37 am

    Gençliğimizden kesitler!! Ne güzel anlatmış Aylin.. Marmara pastanesi çikolatalı mousse vazgeçilmezimizi. Güzel günler, temeli güçlü dayanıklı sevgi dolu arkadaşlıklar..
    İyi ki yollar kesişmiş..
    Harika bir blog, paylaşımlarınız bol olsun, sevgiler..

    Cevapla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü