Günce – 8 Ağustos 2010 | New York
DÜŞ MÜ KABUS MU YADA BİLİNÇALTININ
BİR SORGULAMASI MI?
Küçükyalı sokaklarında bir adres arıyorum..
adresi bildiğimi düşünüp kestirme bir yola giriyorum
tanıdık bir simaya rastlıyorum Küçükyalı sokaklarında
ama o sima belli belirsiz New York’a ait..
Kılavuzcayırı Camii’sini uzaktan görüyorum..
Aradığım adresi kestirme yoldan rastladığım kişiye soruyorum
Bana belli belirsiz birşeyler söylüyor
İyi anlamıyorum..
Devam ediyorum..
tümbekli inişli çıkışlı toprak boşluk bir alanın
yanından-kenarında geçiyorum.
Ancak o toprak zeminin toprak olmadığını
toprak rengi ve zemininde dokuma halının
kocaman bir alanı kaplamış olduğunu farkediyorum..
İç güdüyle toprak zemin görünümündeki halının bir ucundan
tutup halının altındaki toprağı görmek istiyorum..
Çok daha ilginç bir görüntüyle karşılaşıyorum..
Adata alt zeminde de bir halı var ama bu kez
Halının ucunu kaldırınca bir kıpırdanma oluyor..
İki halı katmanı altında
onun üzerinde sele serpe adeta açık doğada
yayılmış/uyuyor/uzanmış insanların
havasızlıktan boğularak, ölebileceklerini düşünüyorum..
Ama sanki ne o iki halı arasında peştil gibi uzanmış olanların
ne de başkalarının hiç de umurunda olmadığını farkediyor ve
Yoluma devam ediyorum..
Bu kez karşıma,
Küçükyalı’da gerçekte olduğunu düşünmediğim,
bilmediğim eski bir tapınak-klise çıkıyor..
Merak ile geniş taşlarla bezenmiş girişten içeri giriyorum
camlı kapıdan içeride dua etmekte olan insanları ve uzanmış yatmakta olanları görüyorum.
Ancak uzanmış yatmakta olanların durumu ürkütücü
adeta insan bedeninin giysiler içinde erimiş-çürümüş
yada mumyalanmış insanların hali
yada belki açık mezar gibi ama canlıymış!
Dua eden bir papazın ve etrafındaki yardımcıları eşliğinde
insanlar giysileriyle tarih öncesi bir zamandan
çürümüş bedenleriyle
o kilisede açık bir şekilde uzanmışlar
acılarıyla-hastalıklarıyla kıvranır haldeler…
İlk gördüğüm görüntüden ürküyorum..
İçeri girip girmemekte tereddüt ede ede
çekine çekine merakımı yenemeyip giriyorum…
Tapınak içinden biriyle konuşuyorum..
Neden insanların öyle uzanıp yatıyor olduklarını soruyorum
olanı biteni anlamak için..
Genç bir papaz/rahip olabilir
Diyor ki
ruh ve bedenlerini iyileştirmek için öylece uzanıyorlar
ve bu bir iyileşme/tedavi süreci..
çok ikna olmasam da
merakımı yenemeyip
geniş alan ve açık alandan
yandaki bir odaya doğru dalıyorum..
Orada gördüğüm ise daha ürkütücü..
yüz ve bedenini bembeyaza boyamış
adeta beyaz mermer süratlı bir adam
resim yapıyor..
ve orada uzun saçlı onun yanında biri var..
Tual, boya ve fırçalar ve resim ilgimi çekiyor..
Ancak ortada adeta ameliyat masasındaymışcasına
uzanmış üstü beyazlarla Örtülü biri var..
Oradan hızlıca uzaklaşıp çıkarken
yine merakımı yenemeyip aynı odaya geri dönüyorum..
Uzun saçlı olanı diyor ki, “geri döndün, demek ki bir şey var..”
Yanıtlıyorum:
“Sadece anlamak için geri döndüm.”
Yüzü-kafası-bedeni bir beyaz heykele boyanmış gibi olan
tualinde birşeyler yapmaya çalışıyor..
Profilinden o yüzü izliyorum..
Acaba heykel mi diye ama canlı..
Uzun saçlı olan ile bir ara kan gibi kırmızı boyalar mı
Bir itişme değil ama aralarındaki bir temas sonucu mu
yüz ve boğazı etrafa adeta kanlar saçılmış gibi..
Beni de kendi aralarına çekmeye çalışıyorlar..
Karşı çarpraz köşedeki duvardan olan biteni izlemeye çalışırken
aynı anda oradan bir an önce uzaklaşıp gitmeyi düşünüyorum..
O izleme esnasında kan kırmızı boyaların beyaz mermer gibi
ama bir o kadar da canlı olan ressam,
ikinci saçları siyah ve omuzunda olan
adam ve ortadaki beyaz örtüyle kapatılmış uzanmış
kadın mı erkek mi belli olmayan örtünün üzerine sıçramasına dehşetle bakarak..
bunların kan ve vahşeti ne kadar “neutrolize” ettiklerini,
kan dökümünü doğallaştırdıklarını düşündüğüm esnada..
Uzun saçlı olanı benim bulunduğum köşeye geliyor
ve bana yaklaşmaya ve birşey söylemeye çalışıyor..
Oradan hemen uzaklaşmak istediğimi söylüyor ve uzaklaşmaya çalışıyorum..
Öfkeli davranıyor ve çıkmamı engellemek isterken
yüzüme o kan mı boya mı olduğunu bilemediğim birşeyin sıçramış olduğu hissiyle
Tapınak mı kilise mi olduğunu da kestiremediğim yerden
hızlıca çıkıyorum..
Takip eden, kovalayan yok..
Çıkışta yüzümü çalkalamak için su arıyorum…
Hemen ana kapının girişinde Amerika’da kamuya açık alanlarda olan
çeşmeler gibi bir çeşme var..
Orada ağzımı çalkalıyorum..
‘Ağız kenarı veya çene etrafıma
boya mı kan mı ne olduğunu kavrayamadığım şeyin
sıçramış olabileceği düşüncesiyle ve gerçekten sıçramış mı diye
ellerimle yüzümü suyla çalkaladıktan sonra bakıyorum..
Neyse ki elimde sudan başka bir renk görmüyorum
ve yüzüme hiç bir şey sıçramamış..
İçim rahatlıyor..
Oradan çıkışta Küçükyalı’da bir adresi bulmam gerektiğini anımsıyorum..
Ama bu kez yönümü karıştırdığımı farkediyorum..
O kilise mi tapınak mı daha önce Küçükyalı’da hiç görmemiştim..
Ancak çok eski de bir bina..
O an belki de ilk rastladığım ve New York’tan aşina olduğum kişinin
Aradığım adresi bilebileceğini yada aradığım kişi olabileceğini düşünüyorum..
Ancak geriye dönmek de istemiyorum..
İşyerine telefon edip o kişinin telefonunu alarak
Ertesi günü telefonda konuştuktan sonra adresi bulmayı kararlaştırıyorum..
Çünkü birden saatin de akşam 7-8 cıvarlarında olduğunu farkediyorum…
* * * *
Uyandım..
Küçükyalı’daki
Kılavuz Çayırı Caddesi ve
Kılavuz Çayırı Camii gerçek
Ancak Kılavuz Çayırı Camii ile Ankara Yolu arasında
kalan kısımda özellikle son yirmi yılda apartman yığını oldu
Çocuklar için doğru dürüst bir çocuk parkı bile ve
nefes alacak bir boşluk yok..
Eskiden gecekondular/bahçeleri, apartmanlar arasında nefes
alınan yerlerdi..
Onların her biri de hızlıca apartmanlara dönüştürülünce
Ve her iki apartman balkon/yatak odası arasında neredeyse iki metrelik bir boşlukla
ne güneş, ne gökyüzü ne de yeşillik alanlar kaldı..
Özellikle Kılavuz Çayırı ile Ankara Yolu arasındaki bölgede
tarihi eserler, kilise veya başka kültüre ait ibadet de yerleri yok..
Camii avlusu da özellikle küçük çocukların koşturacakları ve
özellikle de genç annelerin de başlarında nefes alacakları alanlar hiç değil
Rüyamda neden Küçükyalı sokaklarında dolaşırken
New York’tan verilmiş bir adresi araştırıyordum ki..
Olsa olsa, Küçükyalı’daki yaşamım ile
Özellikle Richmond Hill’deki son üç aylık tecrübe
rüyalarımda kıta, ülke, semt ayrımı yapmaksızın
o her iki tecrübenin bilinçaltımdaki bileşkesi olarak girdi düşlerime..
Bir kabus değildi ama gerginliği olan
ve anlamak istediğim – anlamaya çalıştığım çok boyutu olan
yarı düş – yarı kabus niteliğinde
ancak gördüklerimin – hissettiklerim ve
o esnada düşündüklerim ise
bir o kadar gerçek ve somut nitelikteydi..
Gördüğüm, belleğimde halen taze olduğu ve birebir aktarabildiğim kadarıyla…
Bircan Ünver, 8 Ağustos 2010, Richmond Hill, Queens, NY
DÜŞ MÜ KABUS MU YA DA BİLİNÇALTININ
BİR SORGULAMASI MI?
Bircan ÜNVER
www.lightmillennium.org | www.lmglobal.org | www.turkishlibrary.us
Sosyal medya – Facebook @bircan.unver.35 @lightmillennium

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü