Esin, gardırobunda yirmi yıllık kadrolu olan yeşil çiçekli tulumunu askılıktan hızlıca çekerek
giyindi. Elli yaşında, gençlik kıyafetine hala sığıyor olmasının hoşnutluğu ile aynadaki görüntüsüne
tebessümle baktı.”Mihrabım diyerek sana yüz vurdum” şarkısını mırıldanırken, ela miyoplu
gözlerini aynaya yaklaştırdı.Bir altmışlık bedeni mihrap yerinde dedirtse de uykusuzluğun verdiği
yorgunlukla gözleri çukurlarına kaçmamak için zor direniyorlardı.


Odanın bahçeye açılan kapısından çıkarken çocukluk arkadaşı Özlem, bahçenin ahşap masasında
kahvesi elinde oldukça düşünceli gözüküyordu.Arkadaşının bütün duygularına tanık olmuştu ama
bu sefer üzerinde bir başkalık vardı.Uzun boyu ve ince belini saran beyaz elbisesi içinde özgürce
salınan kumral dalgalı saçları ile O’ nu bu kısacık an ile değerlendirenler güzellikten ibaret
sanabilirlerdi.Önlemsiz, kadının mavi derin gözlerine bir an bakanlar, hipnoza uğramış gibi yüksek
bir yerden düşüyormuş hissine kapılırlardı.Erkek cinsinde yarattığı bu çekim gücüne-Esin kendi
gözleriyle tanık olmasaydı-bir şehir efsanesi diyebilirlerdi.Özlem ağlarını yanında taşıyan bir
kadındı, ama ava giden avlanır misali beş yıl önce eşi Selim’in daha büyük kafes ağına yakalandı.
Esin, masaya doğru yol olan dekoratif taşlık alandan geçip her zamanki sandalyesine oturdu.

Birbirlerine yeşil kadın ve maviş lakaplarıyla hitap ederlerdi.

Mavişe ve kendisine termostan kahve koyarken sordu.

“ Dün akşam telefonda sesin pek iyi gelmiyordu.”

“ Selim’le yine tartıştık, aldığım kararlar var, yüzyüze konuşmak istedim.”

İki arkadaş yan yana apartmanlarının bahçe katında oturuyorlardı.Çocukken oyun oynamak için
biraraya gelirlerdi.Şimdi ise içindeki çocukları büyütmeseler de artık hayatı oyun olarak
göremiyorlardı.Yetişkin gözleri, yüklerin boşaltıldığı hayatın ağırlık merkezi gibiydi.Esin aile
fertlerinin kayıplarıyla hayatının merkezinde tek başına kalakalmıştı. Özlem’in hayatının odak
noktası, Can adını verdiği beş yaşındaki oğluydu.Gençliğinde üniversitenin turizm bölümünde
okumuş çeşitli müze ve otellerin neredeyse bütün departmanlarında çalışmıştı.Eşiyle bir konferans
bitiminde, çalıştığı otelin resepsiyonunda tanışmışlardı.Bir şirketin pazarlama bölümünde çalışan
Selim’in iletişim ve çekim gücü kısa sürede etkisini gösterdi.Öyle ki, üçü bir arada olan; Yakışıklılık,
sportmen fizik ve zeka kontenjanından kadınların ilgi alanına giren erkek tiplerindendi ne de olsa.
Strateji ve taktiklerle ilerlettiği ilişkiyi evlilikle sonuçlandırması hiçte zor olmamıştı Selim’in
cephesinde.

 

Özlem kahvesinden bir yudum alarak konuşmasına devam etti.
“ Selim’e ayrılmak istediğimi söyledim asla kabul etmiyor, çocuğu vermeyeceğini söylüyor.”
“ Demek sonunda söyleyebildin.”

“ Biliyorsun, Can’ın hep anne babayla sorunsuz ortamda büyümesini arzu ettim ama mutlu
olmayı başaramadık.”
“ Huzur ve mutluluk beraberliğinizin en başından beri size uğramamıştı ki. Ölü doğan bir ilişkiye
kendi kalbini vererek can vermeye çalıştın, bu can vermek değil, senin can çekişmemdi.Ayrıca
eşlerin birbirlerine uzanan elleriyle köprü kurulmalı çocukla değil. “
“ Çocuk sahibi olmayı çok istedim, üstüne aşıkta olunca gerisini hiç düşünmedim. Can’la
birbirimize çok bağlandık, ayrı tek bir zamanımız bile geçmiyor, yakında anaokuluna başlayacak
ikimiz içinde zor olacak.”

“ Anne çocuk için solunum cihazı işlevini görürse, çocuk doğal akışında soluk alıp veremez bir
nefes için anneye bağımlı olur, ayrıca yanlış bir adamla evlendin cocuğunu korumak için kendi
hayatını pazarlık malzemesi yaptın. Çocuğun yaşayabilmesi için kendi hayatın havasız kutuya
konulup kilitlendi.”
“ Bazı şeyleri bilsen de yaşayarak görmek istiyorsun yeşil kadın, aşıksan dibini görene kadar
tüketmek istiyorsun, dibe vurana kadar.”
“ Maviş, bu bedeli çocuğuna ve kendine ödetmeye hakkın var mıydı?”

 

“ Haklısın, evliliğimiz süresince yaşadıklarımız ve yaptığımız konuşmalar aklıma geldikçe, aşk
yerini soğuma ve nefrete bırakınca her şeyi daha net görüyorum.Çocuğum için işimi,kariyerimi
bıraktım, bir süre sonra işe dönmek isteyince, kıskançlığından izin vermedi. Evliliğimizin ilk
aylarından itibaren bana olan ilgisiz ve sevgisiz tavırları dikkatimi çekse de görmezden geldim.

Birgün dayanamadım sordum, Selim beni ne kadar seviyorsun? diye. Birden “ Ben güçlü kadınlardan
hoşlanıyorum.” Dedi. Onun gözünde elinde hiçbir şeyi kalmayan çocuk bakan anneydim. Ben
sevdiğime kalbimin anahtarını verebilirim ama o, elinde ev,iş ve arabasının anahtarı olanı tercih
ediyor.Alaycı gözlerindeki tartıyla ekonomik değerimi ölçmüştü.”
“ Ah maviş, biri dalgasını geçerken diğeri o dalganın altında kalıyor.”
“ Ne dalga ama, hayatın büyük bir dalga gibi üzerimden geçeceğini bildiğim için yüzme
öğrenmeye çalışıyordum.Selim’in beni gerek sözleri gerek davranışlarıyla ezme girişimlerine karşı
ben de karşı savunmaya geçiyor ve karşılık veriyordum.Sözlü tartışmalarda altta kalmaya
tahammülü yoktu.Ego ve kibri onu saldırganlaştırıyordu.Artık beni sevmediğini biliyordum, yemek
yer gibi görev duygusuyla bir ihtiyaç için yaşıyordu cinselliği benimle.Yine görevini tamamlayıp
yataktan sırtını dönüp kalkarken , ‘ Seninle bir araya geldiğimizde ete doyduğun için sen tok ben aç
kalkıyorum.’ dedim. Selim bir hışımla bana dönüp, ‘Sıkıldım bu muhabbetten’ dedi.Oysa çok güzel
çok güzel… derken cin-sel muhabbetten çarpılmış gibiydin dedim.

 

İki kadın bir refleksle kıkırdasalar da gülmekten gevşemiş ağızlarını toparlayıp hemen

ciddileşiverdiler.“ Özlemciğim, adamın ağzının payını vermişsin ama olan yine sana oluyor.”

“ Sorma, acıkınca önüne konulan bir tabak yemek gibiyim, ama yenilen yemek değil,
doyduğunda itilen tabağım.”

Özlem’in dudağının kenarındaki kıvrım gülmekle gülmemek arasında bocaladıktan sonra
seyirmeye başlar.Esin’in görüpte sezdirmemeye çalıştığı bu durum dikkatinden kaçmaz.İki kadın
önlerindeki kahvelerini yudumlarlar.Özlem çantasındaki sigara paketinden bir tanesini çekerek
diğer elindeki çakmakla yakıp içmeye başlar, Esin anlattıklarını tekrar yaşayarak hırpalanan ve
konuştukça da deşarj olan arkadaşından sözü ele alır.

“ Bak maviş, karşılıksız sevgide kadın ağaç gibidir.Adam ağacı sevmiyor, ağacın dallarındaki
meyvayı seviyor, meyvayı yedikten sonra ağacın yeşilliği ya da onun yüzünden kuruması onu
ilgilendirmiyor, meyvasından dolayı kadın ağaç misali sevilmeyi bekliyor.”

Özlem bir nefes aldığı sigara dumanını hınçla solurken, başıyla onay işareti yapar.
“ Evet yeşil kadın, benim bu yüksek hissiyatım kör, sağır, dilsiz ve hissiz ruhla örtüşmüyor. Bir
tartışma sonrası dedim ki, ‘ O kadar duygudan yoksunsun ki, ne kalbi duygulara hitap ediyorsun, ne
de insani duygulara.’ Sonra baktım nasıl tepki verecek diye, bön bön baktı.Duyguma baksaydı
insanca davranırdı, ete baktığı için leş kargası…Zaten ne bekliyorsun dedim kendime, biraz düşünce
ve duygu kırıntısı olsaydı bunları yaşatmazdı.”
“ Özlem, ben seni en başından beri hep uyardım, bataklıkta geçen zaman lehe işlemez, yanlışları
bilerek sürdürmekte böyledir, demedim mi? Söyle…Sen hep umut ışığı taşıdın, bu zamana kadar
bekledin.”
“Evet bekleyen benim aptal tarafım.Zaman bazılarımızın içini oyarken , bazılarımızın içini
doldurur.İçimde nefret tohumu oluştu ve gözyaşlarımla daha çok sulandı.
Esin arkadaşının gözlerinde nefreti görüyor ama yine de emin olamıyordu, ne de olsa nefret
sevginin ikiz kardeşıydi.
“ Özlemciğim, kompleksli erkek sevdiğini erişemeyeceği yerde değil ezeceği yerde görmek ister.
Selim istediği her şeye sahip olmuş, bu durum varolan ego ve kibrini ölçüsüz bir şekilde büyütmüş,
senide zayıf bırakarak amaca hizmet olarak mülk edinmiş . Kendi nefesiyle şişenler hiçbir yere
sığamazlar ya o hesap.

Kahve ve sigaralarını içerlerken oluşan sessizlikte Özlem, gözlerini bahçenin huzur veren
yeşilliğinde gezdirdi. Ruhundaki fırtınayı doğa sünger gibi içine çekiyormuş gibi hissetti.Esin sabah
ağır ahenkle mırıldandığı sarkının yerine parmağıyla masaya daha ritimle vurdu, birbirleriyle
oynaşan serçelerin dansına melodi yarattı kendi duyumunca. Çevresel uyaranlarla algıları başka
yönlere kayan iki kadın, bir karganın kulakları tırmalayan sesiyle tekrar sohbet ortamına döndüler.
Özlem, zor zamanlarında hep yanında olan arkadaşına minnetle baktı, unuttuğu bir şeyi hatırlar
gibi devam etti.

“Şu rüzgarın tatlı esintisi gibi sen de ruhuma ferahlık verdin. Beni zor süreçler bekliyor, ama sen
de sancılı ve travmatik dönemi atlatmış değilsin.”
Esin, sevgiyle büyümüş bir çocuktu.Artık ona çocukluğunu anlatacak ailesinden bir tek kişi bile
kalmamıştı.Birkaç şey söylemek istedi.“Zorluklara karşı dağken, büyük travmada yanardağa dönüşüyorsun.Lavlarını kimi zaman içine
kimi zaman da dışına akıttığın.Nasıl mıyım? diye sorarsan… Acılarım birbirini köpürtüyor…Her an
gözümde bir damla bekliyor, taşım halinde, kahvenin taşmadan önceki hali gibi, sanki hiç
gitmemecesine öylece beklemede…”

Bir kitabın en dokunaklı sayfasını okur gibi durakladılar. Gözler buğulanmıştı.Sözcükler
boğazında düğümleniyor, daha ötesini aşamıyordu.İki kişilik yalnızlık…tek başınalık…bir tesbihin
taneleri gibiydi, yolda aynı menzilde yan yanaydılar.

 

Songül YILDIZ

Çizim: Cihangir YILDIZ

 

2 Yorum. Yeni Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü