Oltaya takılan balık nasıl çırpınır bilir misin? Yakalanmış olma korkusu değildir içindeki aslında,hisseder denizden koparılacağını.Solungaçlarını son bir kez iyotlu oksijeni almak için hızlı hızlı açıp kapatır.Ağzındaki kancadan kurtulabilmek için bütün hareketleri dener.Ne çare o çırpındıkça daha derine saplanır kanca,etini parçalar. Karışır denize damla damla kırmızı kanı. Oysa o hiç bir şey hissetmez. Denizden koparılmış olmasının acısı her şeyin üstündedir. Boşa da olsa bir iki hamle daha yapar,solungaçlarındaki son iyot parçacıkları da yok olurken.

Acaba dedim onunda bütün hayatı biz insanlar gibi bir film şeridi gibi geçer mi gözlerinden? Hatırlar mı annesini,babasını,kardeşlerini,arkasında ona hala ihtiyacı olan bir evlat bırakır mı? Peki kim ağlar yokluğuna ?Balıkçı yakaladığı avın heyecanında asılır oltasına,epeyce de büyük bir şey akşam evdekilere anlatacak güzel bir hikaye,yoksa karın doyurmak için bir parça et işte.Balık bu işte eni sonu bir hayvan.

Kafam karıştı şimdi bu hayat anlaşılmaz ikilemlerle dolu. Bir canlının kaybı bir diğerinin sevinci olabiliyor.Doğa nasıl kuruyor bu dengeyi? Bizim hayvanlardan ne farkımız var. Kimse kimsenin acısına dokunmuyor, ne sevincini ne gözyaşını paylaşabiliyor. Tam da bu karamsar düşüncelerden kurtuldum derken..!Nerden çıktı şimdi bu balık…!

Bekliyorum gözlerim açık ,ağzım kilitli bekliyorum ben de başıma geleceği. Kanca içimi acıtıyor bağıramıyorum. Gerçeğin ne kadarına dayanabilirsin sen? Bütün duygularınla oynanırsa ve tüm sevdiklerin bir bir sana sırtını dönerse.Senin sevgin boş,senin hüznün yalan olursa.Hele de bunlar en sevdiğin inandığın uğruna tereddütsüz hayatını verebileceğin insanlar tarafından olursa. Gözlerin okuduklarını tasdik eder,kulakların duymaması gerekenleri duyarsa. Sen hiç yaşamamış,sevmemiş,var olmamış gibi hissedersen kendini. İnanmak ve sevmek adına ne varsa toplarsın bir cam kavanozun içine atarsın denize.

Bir rüyam var benim insan bedeninde bir ruh iken gördüğüm. Rüyada yürüyüp bir yamacın başına geliyorum,ayaklarım yalınayak,yerde sabahın ilk çiy taneleri ,çimler ıslak. Bir meltem esiyor savuruyor saçlarımı,toprak kayıyor ayaklarımın altından. Aşağıda dalyalar delice dövüyor kayalıkları.Beni istiyorlar belli.Ellerimi iki yana açıyorum ve bırakıyorum boşluğa kendimi.Benim kanatlarım varmış bilmediğim,çok hafifim.Sonra suya çarpıyorum köpük köpük. Korku değil,heyecan yok bu bir bekleyişin kavuşmadan bir önceki anı.

Sonra aniden uyanmak bu rüyadan çığlık çığlığa.Farkına varmak varoluşun ötesine ve düşünmek kac kere var olduğunu. Kimbilir kaç kez öldüm,binlerce kez dirildim. Hep aynıdır doğuşlar,aynı koparılış açısı,aynı yalnız çığlık ve bir süre dinmeyen ağlayış. Oysa ölümün ne çok çeşidi var.Bir kavuşmadır , kucaklaşmadır ölüm binlerce farklı çeşidi ile.

Dinle beni…yasalarla,vicdanımızla korkutulmadık mı her seferinde. Belki de sırf bu yüzden ölme hakkı alındı elimizden. Bir çok şeyi bir anda düşünüp doğru cevabı bulabilmek o kadar zor ki.Yaşam bütün sırları içinde taşırken yaşanmamışlık ağır bir yük gibi asılı kalır omuzlarımızda.Hep aynı hüzün hep aynı terkedilmişlik duygusu,hep arayış hep bir boşluk. Dünya kurulalı beri hep bu gidişler gelişler.Ben su olmak istiyorum.

Şiddetli bir çarpma sesi, acı yok beden serre serre suya karışıyor,köpük köpük hücreler dalgalara ulaşıyor. İki kırmızı damla düşüyor denize. Sonrası sonsuz bir sessizlik,sonsuz bir mavi…..

Sonrası kancanın acısı,sonrası plastik bir kutuda alınan son nefes…..sonrası bir sofrada akşam yemeği.

Samiye Selin Yalbuzdağ

1 Yorum. Yeni Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

Menü